KAPATIYORUZ RUH VE SİNİR HASTALIKLARI
24 senedir bu mesleği yapıyorum. Girdiğim en ilginç ortam belki de bu. Evet sanırım en ilginci bu. 24 yıldır resmi kurumlardan aldığım yetkiyle insanlara kıyıyorum. Bundan çoğu zaman insanlar hoşnutlar üstelik. Genelde de alkış alıyorum. Ve bunu yaparken silahı kendilerine teslim eden de benim. ‘Karanlıkları devirmek ve aydınlık bir çağın kapılarını açmak için en mükemmel silah kalem’ diyen Cemil Meriç’e saygılar. Nikah memuruyum. 24 senedir insanları sadece bir defterle bağlarken kendisi bekar olan bir nikah memuru. Terzi kendi söküğünü diker, nikah memuru kendi nikahını kıyamaz. Mum dibine ışık verir, nikah memuru evet artık gelini öpebilirim diyemez. Hiçbir nikah memuru, kendi ayağına bastırmak için icazet veremez. Evlilik aşkı öldürür mü bilmem ama tanıdığın insan ikiye katlanır, gideceğin cenaze artar demişti babam. Yani dolaylı olarak senin dünyandaki ölüm artar. Senin dünyan dışındakileri de hiçbir zaman ölümden saymazsın zaten. En fazla bir sitem. Dünyada ölüm var sitemi. Yani o ölüyorsa ben de ölebilirim hüznü. Eşi ilk çocuğu doğunca ölen, ve sonrasında hiç evlenmeyen bi adam istemezdi tabi ki oğlunun nikah memuru olmasını. Nikah bana ölüm getirdi derdi, başkalarına vesile olma.
Yıllardır belediyenin bana verdiği yetkiye, bazen sandalyeye, bazen kürsüye dayanıyorum. Ve bana bu yetkiyi veren belediye genel de en iğrenç esprileri yapma yetkisi de veriyor. Tahmin ettiniz dimi, o nikahta zoraki gülünen iğrenç espriyi de bi yere dayanarak yapıyorum. Nereye dayandığımı bilmeseniz de olur. Dedim ya şuan kıydıklarım arasında en olağandışı nikahı kıyabilirim. Evli kaplumbağalardan dişi olanın, erkekten evi üzerine yapmasını istemesi kadar saçma. Kenar mahallede balkondaki kombinin üzerine yuva kuran güvercinlerin ağaçta yaşayan türlerine kombili evde yaşıyoruz demesi kadar veya .Hayır çok abartmıyorum. Dağa küsen tavşan, trip atmak için yüzme kursuna gitmiyorsa ben de saçmalamıyorum. Karşımda çocukluk arkadaşımın kızı Dilek Hanım. Yakasındaki doktor kimlik kartı ile gelinliği hiç bi modacının yüzünü ekşitemeyecek kadar uyumlu. Nikahta gaza gelip bana da çeyrek altın takan insana rastladığımda şaşırmıştım en son bu kadar. Gelinin benim ayağıma basmasını bu listeye almazsak tabi.
Dilek hanım gelin, yanında, garip bakışlı damat. Dilek’ten sonra en normal görünümlü olan insan nikah şahidi olan ismini sonradan öğrendiğim elma yanaklı Burcu. Ve arkada her şeyi uzaktan izleyen, gölgesi Hz. Davut heykeline, kendisi halı sahaya zorla getirilmiş enişteye benzeyen garip bakışlı şahıs.
Kocaman ağaçların ortasında kurulmuş masada belediyenin bana verdiği belki de en ilginç yetkiyle bu nikahı kıymaya çalışacağım.
Daha geniş açıdan bakınca ilerde gözüken ürkütücü haliyle, ağaçların arasında duran bina. Yerli korku filmlerine malzeme olacak derecede komik bir hali var. Üzerinde yağlı boya ile yazılmış esnafça bir tabela ‘Kapatıyoruz Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi ‘ ve altta küçük harflerle ‘hepimiz çıldırdık’ .
Kafamı tekrar indirdiğimde Dilek evlilik cüzdanını çoktan imzalamıştı kanı ile. Aynı kanlı imza gelinliğine de atılmış ve Dilek masada yığılı kalmıştı. Sanki dev bir tükenmez kırmızı kalemin mürekkebi akmıştı. Göğsünde sonradan fark ettiğim ok, masaya bastırdıkça daha da derine iniyordu, Dilek masaya rahatça kafasını koyabilsin diye çabalıyordu adeta. Burcu havaya bakıyor, damat ve enişte kılıklı, az önce ne olduğunu anlamama engel binanın arkasına doğru koşuyordu. Birini mi kovalıyorlardı, birinden mi kaçıyorlardı? Bazen Hz. Davut heykelinden gölge hızlarına yetişemiyor, bazen de onlara katılıyordu. Tüm bunlar benim tabelayı incelediğim o birkaç dakikada oldu. Ve bunu kim yaptıysa, ya söğüt dalına yuva yapan manda kadar cahil, ya da onun yavrusunu kapacak sinek kadar cesurdu. Cehalet sebepsiz cesareti de getirir. Bu durumda anonim türkünün tezi çürümemişti ve Dilek nikah masasında amanini yanmıştı.
Burcu bayılmış, ben ne yapacağımı bilemez halde Dilek Hanım'a şok olmuş vaziyette bakıyordum. Koşanlardan haber yoktu, hemen telefonu çıkardım önce polisi, sonra belediyeden mezarlık işlerini aradım. Ambulansın acil gelmesini gerektirecek bir durum kalmamıştı. Burcu'yu ayıltmaya çalışırken okun ucuna bağlanmış kağıt gözüme ilişti. 21. yüzyılda ok ile vurulan ilk insandı ve okun ucunda bir mesaj vardı. İşler iyice karmaşık hale geldi. Aklımda o kadar çok şey vardı ki. İnsanların bu anlarda ne yapacağı hakkında hiç fikrim yoktu. Sanırım fikri olan son insan da 1800 lü yıllarda kalmıştı.
Masadaki peçete ile notu alıp hızlıca cebime attım ve polislerin siren seslerini duydum.
Bir rivayete göre kahveyi ilk önce keçiler bulmuştur. Kahve ağacının meyvelerini yiyen keçilerde kafein seviyesi yüksek olduğu görülmüş, bu sayede kahve insanlar tarafından fark edilmiştir. Kendimi kahveyi bulan keçi gibi hissediyordum, belki de tesadüfen cinayetin sebebini bulmuştum ama çaktırmıyordum. Direkt polise versem ne yazacaktı bunları yazan hem.
Polisler gelmeden hemen notu açtım,okudum, yok ettim.
...
Devam edecek.
Yine mükemmel bir dil, mükemmel bir kurgu.sonunu öyle merak ettim ki.
YanıtlaSilÇok güzel
YanıtlaSilinsanların yaşadığı aile ailesinden gördükleri...bence hayata geldiğimizde bir çift gözümüz oluyor o da ailemizin yani bize kim bakıyorsa, kimle çok vakit geciriyorsak, kimden etkileniyorsak ondan geliyor ve bizim gözlerimiz oluyor ... Sonra büyüyoruz çevremizden,gorduklerimizden, okuduklarimizdan.. etkilenerek o bir çift göz bizim kendi gözümüze evriliyor
YanıtlaSilVe burda da o bakışların arkasındaki farklılığın nasıl, neye dayanaraktan oluştuğu ortaya çıkıyor
buradaki nikah memurunun düşüncelerini okurken bunlar geldi aklıma
Devamını merakla bekliyoruz!!
YanıtlaSil